Hakettiğini yaşamak!

Az önce bir yazı okurken dikkatimi çeken bir cümle oldu. Yazı Covid döneminden sonra fast-food restoranlarına olan rağbet üzerine, bir restoranın önünde sırada bekleyen kişiye bir soru soruyorlar.

Gelen cevap beni çok şaşırttı. Gerçi 2 saat kızarmış tavuk sırası beklemenin çok az mantıklı açıklaması olabilir.

Reklamlarla yıllardır öğretilen, kişisel gelişimcilerin kankitosu. Eleştirmeyeceğim bu tavrı tabi ki. Yazmak istediğim şey buradan yola çıkarak insanın “hakettiğini yaşaması” üzerine bir şeyler.

İyi(!) birisi başarıya ulaşınca hakedip kazanmış, kötü(!) birisi belaya düşünce başına gelenleri haketmiş olduğu düşünülür hep. İnsan her zaman bir hak edip-etmeme mekanizmasıyla hareket ediyor. İyi(!) bir insan olmasına, şirketinizde çalışanlara iyi davranmanıza rağmen şirketiniz batarsa, ben bunu haketmedim veya o bunu haketmedi lafları dolaşıma girer.

Hak etmek nedir?

Bir şeyin Hak olması için toplumsal yasalara uygun olması gerekiyor. Yani rasyonel taraftan bakarsak, siz 20 yıl boyunca sigorta şirketine aylık ödeme yaparsanız, 20 yılın sonunda şirket ömrünüzün sonuna kadar ödeme yapmayı garanti eder. Yani emekli olmayı hak etmiş olursunuz.

Peki ya birini öldürürseniz? Hapse girmeyi hak etmiş olursunuz. Bunlar gayet nettir ve hak etmek konusu bu açıdan gayet makul.

Eğer hiç suç işlemeden hapse atılırsanız da hak etmemiş olursunuz.

Hak edip etmeme meselesi bu kadar makul sebeplere dayalıyken, nasıl oluyor da bir insan “kızarmış tavuk yemeyi” hakeder? Yani parasını ödediyseniz haketmiş oluryorsunuz zaten. Ancak buradaki fikirsel durum nedir?

Reklam kampanyalarında, kişisel gelişimcilerde duyduğumuz; “Bunu hakediyorsun.”, “Daha iyisini hakediyorsunuz” lafları nedir?

İnsanların buna yaklaşımı çok dini temellere dayanıyor. Kendinizden ulu bir varlığa inanıp, onun belli yasaları olduğunu düşünürseniz tabi ki o yasalar çerçevesinde, iyi bir sevgili bulmayı hakettiğinizi, çocuğununuz efendi olmasını hakettiğinizi ya da şanslı veya zengin olmayı hakettiğinizi düşünmeniz gayet normal olabiliyor.

Bir nihilist olarak oldum olası anlayamadığım ve sanırım da anlayamayacağım bir yaklaşım. Eğer hak edip etmeme durumuna göre yaşasaydım büyük ihtimalle bunalımlardan çıkamayan birisine dönüşürdüm.

Ülkede zaten “Sezarın hakkı Kamil'e” olduğu için, hiç bir zaman her hangi bir toplumsal veya dinsel öğretide bahsedildiği şekliyle hakettiğim(!) şeylerle karşılaşmadım.

Daha genele bakarsak, bir çocuk nasıl olur da dayak yemeyi, sokağa atılmayı, dilendirilmeyi haketmiş olur?

Bunu yazmak istememin sebebi, bu haketme meselesine dair kendi bakış açımı kayda geçmek. Hiç bir zaman (rasyonel durumlar dışında) hak edip-etmeme meselesine takılmadım. Bu sayede çoğu bunalıma evrilebilecek şeyden çok kolay yırttım.

İyi bir şey sadece o an öyle denk geldiği için iyidir, kötü bir şey o an öyle denk geldiği için kötüdür. Ve inandığım şey, benim iyi veya kötü bir insan olmamla hayatta karşıma çıkacak şansların ve/veya şansızlıkların pek bir ilgisinin olmadığıdır.

Eğer bir konuda bunalımdaysanız ve başınıza gelenlere “hak etmek” penceresinden bakıyorsanız tavsiyem bunun üzerine biraz daha kafa patlatarak, sizin o kötü durumları hak etmiş veya etmemiş olmanızın o durumlar üzerinde bir etkisi olmadığını farketmenizdir. Hak etmek sadece yasalarla belli olan şeyler üzerinde etkilidir. Hırsızlık yaptıysanız hapse girmeyi hakedersiniz, ancak birisini çok sevmenize rağmen sizi aldatmasını hak edemezsiniz. Orada bir hak etme meselesi yoktur.

#tr #lagaluga